Mithat Kaplankiran

1965 yılının bir mayıs günü…Köyümüzde Hesenê Osmîn/Hasan Kişmir’in mevlidi var. Hava durumunda ilginç bir değişiklik görülüyor : Önce hafif bir yağmur yağıyor,ardından güneş açıyor. Mevlit biter bitmez Mehmet Yeter kulağıma eğilip, “Em nani xwe bıxun û herin bıfıkının tarpan/Yemeğimizi yiyip balık tuzaklarına bakmaya gidelim” diyor. Çabucak yemeğimizi atıştırıp, hızla balıklar için tuzak kurulan dereye doğru yürüyoruz. Tuzakları “aş” dediğimiz bizim değirmenin aşağısında bulunan “Xeşit” denilen yerde, Kilise Mezrası tarafında bulunuyor.

Heyecan ve merak içinde balık tuzağına bakıyoruz. Ne yazık ki tuzağa yakalanan bir tek balık bile yok! Hayal kırıklığı içindeyken, küçük dereciklerden bulanık suların akmaya başladığını görüyoruz. Ardından da tek tük balıkların tuzağımıza düştüğüne tanık olup şaşırıyoruz. Balıkları tutup derenin kıyısında kuru olan bir yere atıyoruz. Derken suyun bulanıp çoğaldığını görüyoruz.Suyun basıncıyla taşlar yuvarlanmaya, tuzağımız taşlarla dolmaya başlıyor. Bu sırada Cengiz Öncel de çıkıp geliyor, birkaç balık da o yakalıyor. Bunlar olup biterken ben gözlerimi tarp’a/balık tuzağına dikmiş, balıkları gözlüyorum. Mehmet Yeter ve Cengiz Öncel’in birlikte “Err errr errrr!/Üff üff üffff” diye bağırmalarıyla başımı hızla çevirip merakla onlara bakıyorum! Önce onların büyük bir balık tuttukları için böyle şaşırıp bağırdıklarını sanıyorum. Onların bulundukları yerde suya bakıyorum ama balık malık göremiyorum. Merakım iyice artıyor. Tam o sırada bir gümbürtü oluyor. Başımı çevirip derenin yukarısına bakıyorum ve coşarak, gümbürdeyerek üzerimize gelen suları görüyorum! Dehşete kapılıyorum! Korku ve panik içinde ne yapacağımı şaşırıyorum! Can havliyle ve çaresizlik içinde suyun çatallaşıp ikiye bölündüğü yerdeki kayanın üzerine çıkıyorum. Kısa sürede sel suları üzerinde bulunduğum kayanın etrafını sarıyor! Sular giderek kayanın yukarısına doğru yükselmeye başlıyor! Dehşet içinde etrafıma bakıp yardım edecek birilerini arıyorum. Mehmet Yeter’in derenin karşı tarafına geçtiğini görüyorum. Biraz sonra Mehmet Özyazıcı de geliyor. İkisi bana bulundukları yerden el-kol sallayıp bir şeyler söylemeye çalışıyorlar. Fakat selin gümbürtüsünden ne söylediklerini anlayamıyorum. Daha sonra bana niçin el-kol salladıklarını, niçin bağırdıklarını anlattıklarında çok şaşırıyorum. Meğer onlar artık benim kurtulacağımdan umutlarını kesmişler de bağırarak, el-kol sallayarak helallik istiyorlarmış.

Kayanın üzerinde korku, panik ve çaresizlik içinde çevremi kuşatan azgın sulara bakıyorum öylece! Zaman geçmek bilmiyor! Beni kurtaracak birilerini bekliyorum. Tüm yaşamım bir film şeridi gözlerimin önünden geçiyor. Bu arada bir yandan da ölümü, benden sonra olacakları hayal ediyorum. Artık ölüm benim için kaçınılmaz görünüyor. “Buraya kadarmış demek” diyorum kendi kendime. Bu arada sincaba benzer bir şey görüyorum suyun içinde. Göz açıp kapayıncaya kadar suların içinde kaybolup gidiyor o sincaba benzeyen her neyse. Etrafımda sular kudurmuşçasına homurdanıyor, önüne katıp getirdiği ağaç köklerini üzerinde bulunduğum kayaya çarpıyor. Suda oluşan girdaplara bakınca korkum daha da artıyor! Bu azgın sularla boğuşurken ölmektense, karada ölmek bana daha çekici geliyor. Artık ne olacaksa olsun diye düşünmeye, başıma gelecekleri beklemeye başlıyorum. Korkumun ve çaresizliğimin doruğa çıktığı bir anda sanki bir mucize gerçekleşiyor: Suların önünde sürüklenip gelen bir koca ağaç gövdesinin bir yere takılıp kalması ve suyun akışını engellemesiyle sel suları Değirmen tarafına doğru yöneliyor. Böylece bulunduğum yerde suların akışı azalmaya başlıyor. Bu durumu fırsat bilerek kayadan inip suya giriyorum. Sudan çok, bir balçıkla karşılaşıyorum. Göbeğime kadar balçığa batıyorum. Vücudumu sürükleyerek kıyıya ulaşıyorum kan ter içinde. Kilise tarafından değirmen yönüne doğru yürüyorum. Değirmenin karşı tarafında, Hüsnü Öncel’e ait kavak ağaçlarının orda bulunan çeşmede üzerimdeki balçığı yıkayıp giyiniyorum. Bu arada sel suları yavaş yavaş azalmaya başlıyor; ortalık giderek sakinleşiyor. Sanki kıyamet kopmuş da sona ermiş gibi…Dere kıyısında bilinçsizce yürüyüp giderken Yüksel Göksel’le karşılaşıyorum. Ev yapımı için beklettiği kavak ağaçlarının selden artta kalanlarını toplamaya çalışıyor Yüksel Göksel. Dere kenarındaki yürüyüşümü sürdürüyorum ve biraz sonra Conag Köyü’nden bir grup insanla karşılaşıyorum. Onlardan iki genç kızın 60 kadar keçiyle birlikte sele kapılıp gittiklerini öğreniyorum. Meğerse benim kayanın üzerindeyken suyun içinde biranda gördüğüm ve sincap sandığım şey, sele kapılan o keçilerden biriymiş.

Sele kapılan iki kızdan büyük olanının cesedi, aynı gün Hag Köprüsü yakınında kafatası parçalanmış olarak bulundu. Diğerinin aranmasına devam edildi. Küçük kızın babası ve dayısı günlerce suların içinde kızın cesedini arayıp durdular. Bir ay kadar sonra Conag Köyü’nün alt tarafında inek otlatan çocuklar kızın cesedini bir kayanın altına sıkışmış olarak buldular.

Selden sapasağlam kurtulmanın ve böylece kefenin yırtmış olmanın sevinciyle köye doğru ilerliyorum. Kendimi bir masal kahramanı gibi hissediyorum. Çocuk aklımla benim için kurbanlar kesileceğini düşünüyorum. Annemin beni görünce boynuma sarılıp ağlayacağını hayal ediyorum.

İki kızın sele kapıldığı duyulunca, tüm köylülerimiz dere kenarına inmişler. Kalabalığın içinde elinde bir sopayla annemin bana doğru gelmekte olduğunu görüyorum. Bana iyice yaklaşıyor ve beklemediğim bir şey söylüyor :
“Ka were were ez reşi te seri xwe gıredım/ Hele gel gel, ben senin karalarını bağlayayım”.
Böylece annem beni hayal kırıklığına uğratıyor. Beni kucaklayıp teselli edeceğini beklerken, elinde sopayla beni dövmeye çıkmış meğer annem. Ona kızamıyorum; çünkü o da büyüklerinden böyle görmüş, böyle öğrenmişti. Adam olmanın yolunun dayaktan geçtiğini veya dayağın cennetten çıktığını sanıyordu sevgili annem…

Kategorien: Allgemein