Mithat Özcan
2001

Kararlaştırdığımız gün, yani 2 Mayıs 2001 günü Apê Hesen’in, memleketteki söyleyişiyle Hesenê Çêwuş’un Küçükyalı’daki evine gidiyorum, Kapıyı bana arkadaşım ve adaşım olan Apê Hesen’in oğlu Mithat açıyor. Apê Hesen beni oldukca sıcak karşılıyor. Geliş nedenimi Mithat Bey’in Eşi Sema Hanım ve yüksek okulda okuyan kızı da biliyorlar. Bana konuyla ilgili birşeyler soruyorlar. Biraz hoşbeşten sonra Apê Hesen’le söyleşmeye başlıyoruz. Söyleşi sırasında zaman zaman Apê Hesen’in sesinin titrediğini, çok duygusallaştığını ve gözlerinin yaşardığını gözlemliyorum. Söyleşi ilerledikçe Hasan Amca’da yıllarca birikmi ve oldukça derinleşmiş bir memleket özlemi olduğunu anlıyorum. Söyleşimiz hüzün ağırlıklı, cok duygusal bir ortamda geşiyor. Oldukça yoğunlaşmış bir hüzün içinde ayrılıyorum oradan.

Dergimizin her sayısında yalnızca bir söyleşiye yer verebildigimiz ve dergimizin sayıları arasındaki zaman ölçüsü uzun olduğundan bu söyleşinin yayınlanmasında ne yazıkki gecikme yaşandı. Bu söyleşiden kısa bir süre sonra Hasan Amca’nin memlekete gitmeye hazırlanırken aramızdan ayrılıdığını örendik. Hasan Amca’nn ölümünü önlemek elimizde değildi, ama söylediklerini kayıt altına almak ve geleceğe ulaştırmak elimizde. Işte bu nedenle Apê Hesen’i bir kez daha saygıyla anarak, onunla yaptığımız söyleşiyi yayımlıyoruz.

Kendinizi kısaca tanıtırmısınız?
1340 yılında (1924’te) Xolxol’a (Yayladere’ye) bağlı Ağdat Köyü’nde doğmuşum. Köyümüzün Türkçe adı Yaylabağ’dır. Mezramız Kılise yani Karadiken’dir. Bizim aileye „Mala Çewuş/ Çavuşgiller“ deniyor. Bana da „Hesen Çêwuş/ Çavuş oğlu Hasan diyorlar. Türkçe adım Hasan Kaplankıran‘ dır. Biz Doğan ağa’nın torunlarıyız. Çocukluğum köyde geçti. Henüz 14 yaşındayken Istanbul’a çalışmaya gittm. Yıllar sonra Almanya’ya gittim. Yıllarca orada kaldıktan sonra emekli oldum.

Köyünüz halkı nereden gelmiştir? Hangi aşiretten dir?
Bizim aile Gırêsor Aşiretindendir. Kiğı’nın Çomak Köyünden gelmişiz. Dedemiz oradan gelmiş. Oradan gelenler üç yere dağılmışlar: Hasköy’e, Mısrum’a ve bizim köye. Bizim aşiretten Kiğı’nın Xups, Oxas ve Xubek köylerinden de insanlar var. Bizim köyün çoğu bir ezbet yani bir ailedir. Sonradan birkaç kişi daha geldi. Mesela Xozat’tan miras anlaşmazlığı yüzünden bir aile geldi. Soyadları Narin. Bir de soyadları Yeter olan Memedaligiller var. Onlar köyümüze yakın bir zamanda Xacık’ten geldiler. Köyümüz şimdi yetmiş seksen haneyi geçmiştir. Gurbettekileri de eklersek daha çoğalır. Büyüklerimiz köy halkımızın Alevilik’ten sonradan döndüğünü söylerlerdi.

Biraz da çocukluğundan söz edermisiniz?
Çocukluğumda hayat şimdikinden daha zordu. Bir yerden bir yere gitmek günler sürerdi. Ulaşım, yol mol, araba maraba yoktu. Her şey insan ve hayvan gücüyle yapılırdı. Şimdi her yere arabalar uçaklar, trenler, gemiler vızır vızır. O zamanlar okul mokul da yoktu bizim köylerde. Okulu çok sonra ben köy muhtar olarak müracaat edip getirdim. Tabii müracaat edince hemen getirmediler okulu. Okul yapılıncaya kadar okul niyetiyle bir yer hazırladık, sonra da bize okuma yazmayı öğretsin diye bir adam tuttuk. Ben çocukken okul yoktu ama babam bana okuma öğretsin diye bir adam tutmuştu. Biraz olsun söktüm okutyazarlığı. Daha sonra Istanbul’a gidince alt ay gece okuluna devam edip okuma ve yazmamı ilerlettim.

Ilk gurbete çıkışınız nasıl ve niçin oldu?
Ben on dört yaşındayken Istanbul’a geldim. Otuz dokuz yaşındayken de Almanya’ya gittim. Istanbul’a geldiğimde diğer hemşehrilerimiz gibi, doğruca Kasımpaşa’ya gittim. O zamanlar memleketten gelenler Kasımpaşa’ya giderlerdi. çünkü orada hemşehriler vardı. Kahveler hemşehri doluydu. Yeni gelenler, önce gelenlerin yardımıyla iş ve kalacak yer bulurlard. Kiralanan odalarda birçok hemşehri birarada yıllarca kalırd. Ta ki doğru dürüst bir iş bulup evlenene, çoluk çocuğa karışana kadar. Kimileri de Kasımpaşa gibi yerlerde, bir süre çeşitli ilerde çalıştıktan sonra yurt dışına isçi yazılıp gitti. Tabii Istanbul’a gelenler önceleri buraya yerleşmeyi düşünmüyorlardı. Biraz para biriktirince hemen memlekete giderlerdi. Sonra biraz köyde kalınca tekrar Istanbul’un yolunu tutarlardı. O zamanlar Kasımpaşa’da Tercanlı Ethem Efendi’nin kahvesi vardı, oraya takılırdık. Ben bir mağazaya girip çalıştım. Birkaç arkadaşla birlikte bekâr evinde kalıyordum. Aldığım para ancak geçimime yetiyordu. Birkaç iş değiştirdikten sonra askerlik yaşım geldiğinden, memlekete uğrayıp askere gittim. Dört yıl askerlik yaptım. Askerlik dönüşü inşaat işlerinde çalışmaya başladım. O günlerde gazetelerde Almanya’ya işçi gönderilecei yazılıyordu. Ben de birok insan gibi Iş ve Işçi bulma Kurumu’na başvurup sıramı beklemeye başladım. 1963 yılında sıram gelince beni çağırdılar. Muayeneden sonra bize Almanya yolu göründü. Trenle, Türkiye’nin çeşitli köylerinden gelen birçok insanla birlikte Almanya’ya gittik.

Köyden neden ayrıldınız? Gurbette nelerle karşılaştınız?
O zamanlar gurbete çıkmann tek bir sebebi vardı; o da ekmek parasıydı, geçim derdiydi. Gerçi macera için, ona buna heves ederek veya Istanbul’dan dönenlerin etkisinde kalp gurbete çıkanlar da yok değildi. Benimki de biraz böyleydi. Çünlü bizim köyde durumumuz fena sayılmazdı diğer köylülere göre. Ben henüz on dört yaşındayken gurbete çıktım. Gurbete gidenler birok sıkıntıyla karşılaşıyorlard. Çünkü yanlarında aileleri yoktu. Memleketi ve ailelerini özlüyorlard. Bizim oralarda ilk gurbete çıkanlar oralara yerleşmeyi düşünmüyorlardı. Bu yüzden ellerine biraz para geçince hemen memleketin yolunu tutuyorlardı. Daha çok yaz gelince memlekete döner, orada biraz kalınca yine yola çıkarlardı. Böyle yıllarca gidip geldiler. Tabi bu ayrılıklar insana çok acı veriyordu. Bir zaman sonra insanlar şehirde çalışmaya başladılar ve yavaş yavaş ev kiralamaya başlayıp ailelerini de oraya götürmeye başladılar. Bir zaman sonra da arsalar alıp gecekondular yaptılar. Derken memleketten kopuş başladı. Fakat seksenden sonra göç çok hızlandı. Artık ekmek parası için değil, can korkusu yüzünden insanlar köylerini terkedip, batı şehirlerine ve Avrupa’ya gitmeye başladılar. Üstelik gidenlerin büyük bir kısmı yıllarca can güvenliği sebebiyle memlete hiç uğramadı. Can ve mal emniyeti kalmadığı icin insanlar istemeden köylerinden ayrıldılar. Devlet „Teröre yardım ediyorlar“ diyerek köyleri boşaltmaya, yakıp yıkmaya başladı. Her gün çatışma yaşandı, ormanlar yakıldı, huzur kalmadı. ve böylece memleket boşaldı.

Seksenlerden önce gelenler arasında bir istanbul sevdası vard. Gençler sürekli Istanbul’a girme hayalleri kuruyorlardı, gidenlere özeniyorlardı. Çünkü bir süre Istanbul da kalıp memlekete gelenler epeyce fiyaka atıyorlardı. Böylece köy delikanlılarının gözünde birer kahraman oluyorlardı. Gençler kendi aralarında en çok Istanbul’a gitmekten söz ederlerdi.

Siz Istanbul’dan memlekete gelirken hangi duygularla, hangi biçimde gelirdiniz?
Özlem içinde gelirdim. Ama birkaç gün köyde kaldıktan sonra sıkılmaya başlıyordum. Çünkü köydeki hayat bana çok anlamsız ve zor görünüyordu.

Yurt dışında ne kadar kaldınız? Nerelerde çalıştınız? Biraz da oradaki günlerinizden söz edermisiniz?
Ben kırk yıla yakındır yurt dışındayım. Ilk alt yıl inşaatlarda usta olarak çalıştım. O sıralar Frankfurt’taydım. Ondan sonra Berlin’e gittim. Bir paket postahanesinde şöfür olarak işe girdim. Oradan emekli oldum. Almanya ya gittikten altı yıl sonra ailemi de oraya götürdüm. Ilk gittiğimde en büyük sıkıntım dil bilmemekti. Nasıl ki bir bebek konuşup derdini anlatamaz, ben de öyleydim. Kimseyle konuşamıyor, alışveriş yapamıyordum. Dilsiz gibiydim. Aradan kırk yıl geçtiği halde Almanca yı hala iyi konuşamıyordum. Gençlere bakıyorum da, onlar hemen öğreniyorlar dili. Almanya’ya ilk gittiğimde en önemli istem para biriktirmek, çoluk çocuğumun hayat şartlarını biraz düzeltmekti. Almanya ya yerleşmeyi uzun bir süre hiç düşünmedim. Ha bu yıl dönerim, ha şu yıl dönerim derken bir de baktım yıllar geçmiş. Ama memleketi hiç unutmadım. Hep gözümde tütüyordu. Yüreğimde hep özlem vard. Bu özlem beni epeyce yıprattı.

Orada hangi duygular içinde olduğunuzu, neler düşündüğünüzü biraz daha anlatırmısınız?
Elbette daha çok memleketi, orada geçirdiğim günleri düşünüyordum. Insan nereye, ne kadar güzel bir yere giderse gitsin memleketini unutamıyor. Başkasının memleketi senin memleketin olamıyor. Ben her zaman memlekete dönmeyi hayal ediyordum. Ne yazkık ki sonunda uzun yıllar orada kaldım. Ömrümün çoğu orada geçti. Memleket ise hep hayalimde, kalbimde kaldı. Memleketi hiç bir yere değişmem. Ne yazık ki gençler böyle değil. Onlar nerede karınları doyarsa, ellerine biraz para geçerse orayı vatanları biliyor, yapışıp kalıyorlar. Ben durumu uygun olan herkese memlekete dönmeyi tavsiye ediyorum. Memleketteki temiz hava, güzel sular, muhteşem tabiat, gürültüsüz, patırtısız hayat nerede var? Şehirdeki hayat inanın hayat değil, sadece bir gürültü patırtı. Insan şehirde yaşadığının farkına bile varmıyor, bir de bakıyorsun ki yaşlanmıssın. Tabii memlekette biraz da iş imkanlar olsaydı, gençlere „Haydi buraları bırakın, hep birlikte memlekete dönelim derdim.

Sizce insanlarımız memlekete dönecek, orada hayat tekrar canlanacak mı? Ne dersiniz?
Bence bu iş biraz zor. Bir kere gençler şehir hayatına alışmışlar, buralarda iş güc sahibi olmuşlar, Hiç buraları bırakıp alışık olmadıkları köylere dönerler mi? Bir de o kadar çoğaldık ki, hepimiz dönersek oraya artık sığmayız. Oradaki hayat şartları da hiç kolay değil. Insan orada doğup büyürse pek zorluk çekmez, ama bir şehir çocuğu icin oradaki hayat oldukça zor. Bence imkanı olanlar, mesela emekli olanlar en az beş altı aylarını memlette geçirebilirler. Böylece hem sağlıklarnı korumuş olurlar, hem de oraları sahipsiz bırakmamış olurlar. Ben bundan sonra öyle yapacağım. Bunun için memlekette güzel bir ev yaptırdım. Kısmet olursa orada memleket özlemini gidereceğim. Insanın memleketinden ayrı kalması insana acı veriyor. Memleket hiç aklımdan çıkmıyor desem inanın.

Köyünüzün eski durumuyla şimdiki durumu arasında nasıl bir fark var? Köyünüzde özellikle son yirmi- yirmibeş yıl içinde neler değişti?
Köyümüz bir zamanlar şirin bir köydü! Mahmut Çiftnamlı ‚ nin deyimiyle „yörenin Adanası’ydı! Meyvesi, özellikle de dutu, bostanı bol olan bir köydü!. Köyümüz çok güneş gördüğü için verimi çok yüksekti! Son derece bakımlıydı! Tam da yaşanacak bir yerdi. Fakat geçen yıl gidip gördüğümde hayal kırıklığına uğradım, gördüklerime inanamadım. O güzelim köyümüz perperişan olmuştu! Eski köyden eser yoktu! Samanlıklar, ahırlar, hep yıkılmış, çitler çeperler dağılmış! Meyve ağaçları kurumuş, su arkları bozulmuş, hayat orada durmuş gibi. Terkedilmişlik, perişanlık her tarafta kendini belli ediyor!. Köy bir deprem veya savaş geçirmis gibi. Insan bakmaya dayanmıyor. Her tarafı otlar ve dikenler sarmış! Eskiden tarla fareleri tarlalarımızı delik deşik ederdi. Şimdi köyün içini delik deşik etmişler. Kuşlar bile köyü terketmiş! Birkaç keklik sesinden başka kuş sesi duyamadım. Eskiden bin bir çeşit kuş öterdi ağaclarda! Köyde geçmişin o canlı hayatından bir iz bile kalmamış! Bu manzarayı görünce cok duygulandım, içim parçalandı, gözyaşlarımı tutamadım. Bir tuhaf oldum. Kendimi sahipsiz, kimsesiz hissettim! Ata yurdumun, memleketimin bu duruma gelmesi beni çok üzdü! Bir zamanlar bir karış toprak, bir çitin zarar görmesi veya bir ağaç dalının kırılması yüzünden insanlarımız kavga ederdi, şimdi ise hepsini bırakıp gitmişler!

Son olarak neler söylemek istersiniz?
Son olarak insanlarımıza topraklarınıza, kültürünüze sahip çıkın diyorum. Birbirlerine sahip çıksınlar. Şunu unutmasınlar: Atalarımız bir karış memleket toprağı için kafa kol kırarlardı. Biz koca bir çoğrafyayı terk edip buralara geldik. Bu durumdan biz de sorumluyuz. Bir bahane çıksın da memleketten ayrılalım der gibi davrandık. Topraklarımıza, geçmişimize sahip çıkmadık. Bence ne olursa olsun coğrafyamıza sahip çıkmalı, oraları terk etmemeliydik. Terk etmekle çok şey kaybettik. O yüzden gelecekten umutlu değilim. Insanlarımız şehirlerde, Avrupa’da huzurlu değiller, ama yine de karınlar burada doyuyor diye buraya yapışıp kalmışlar. Özellikle kadınlarımız memlekete dönmekle pek istekli değiller. Çünkü şehirlerde daha rahat bir hayatları var, ama kaybettikleri çok şeyler de var. Kim ne düşünüyor bilemem, ama ben memleketi çok seviyor ve özlüyorum. Hayatımın son yıllarının orada geçmesini istiyorum.

KAYY-DER Dergisinin KIŞ 2005 tarihli 31. Sayısından alınmıştır.

Kategorien: Allgemein